29 Aralık 2014 Pazartesi

2015' e altın dokunuş

2014 yılı iyisiyle bize kattığı tecrübeleriyle geçti diyebiliriz. Yeni yıla geri sayım başladı. Bu yılla ilgili beklentilerimiz umutlarımız hayallerimiz var. Hayallerden hedeflere geçişi nasıl sağlayacağız peki? İşte şimdi size yeni yıla girerken hayallerimizi hedefe ve hedeflerimizi de gerçeğe dönüştürmek için bir kaç çalışmadan bahsedeceğim.

Bu yıla ait planlarımız eminim hepimizin zihninde canlanıyor. Bu canlandırmaları resme döküp her sabah uyanınca ve  her gece yatarken görmeye ne dersiniz. Böylece hem bilinç altımıza kodladığımız için öyle gibi davranırız hem de evrene bu enerjiyi yaymış oluruz. Yapmamız gereken istediğimiz renk bir kartona (dikkat çeken bir renk turuncu, sarı, kırmızı) hayalimizdeki imgelerin resimlerini yapıştırmak. Mesela kariyerinizde bir basamak daha ilerlemek istiyorsanız bir ofis resmi evlenmek istiyorsanız bir düğünün resmi gibi. Size hangi resim hayalinizi, isteğinizi çağrıştıyorsa  onu yapıştırabilirsiniz (resimleri dergi ve gazete gibi benzeri şeylerden bulup kesebilirsiniz).  Kartonun  size göre sağ tarafa gelen kısmına aşk, sevgi ve maneviyatla ilgili olan hedeflerinizi, sol kısmına ise iş para maddiyatla ilgili hedeflerinizi yapıştırmanızı ve orta kısma eğer resminiz varsa resminizi yapıştırmanızı yoksa isminizi yazmanızı öneririm. Kartonu hazırladıktan sonra sürekli görebileceğiniz bir köşeye, eğer uygunsa odanıza girince sağ tarafta köşeye koymanızı tavsiye ederim. Her gece yatmadan çalışmanıza 5 10 dk göz gezdirip uyumalısınız. Uyku öncesi alfa dediğimiz evre bilinçaltı kodlamaların gerçekleştiği evredir, bu sebeple önemlidir. Bu 2015 hedefleri için bir çalışmaydı fakat uzun vadeli planlarınız için de aynı çalışmayı başka bir kartona hazırlayabilirsiniz.

Bir diğer çalışmamız yılbaşı gecesi veya yılbaşından bir gece önce hangisi size daha uygunsa 1 sene sonrasına bir mektup yazmak(30/12/14 tarihinde yazıyorsanız 30/12/15 tarihli bir mektup yazacaksınız). Bu mektubu 1 sene boyunca görüşmeyeceğinizi farz ederek ailenizden birine veya en yakın arkadaşınıza yazabilirsiniz. Mektubunuzu 2015te neleri yaşamak istiyorsanız, gerekirse tarih vererek yaşanmış gibi yazmanız gerekiyor. Örneğin;
Sevgili berna,
Bir senedir görüşemedik ve hayatımda çok şey değişti. Seninle bunları paylaşmak istiyorum. Ahmet'le ilişkimiz ciddiye gidiyor. Mart ayında evlenme teklifi etti. 2016 ocakta evleniyoruz. Bir ay kaldı. Terfi bekliyordum ya tam olarak istediğim mevkiye getirildim...
gibi giden bir mektup.

UYARI: Asla gelecek zaman kullanmayın. Terfi ettiniz evlenme teklifi aldınız. İyileştiniz. Barıştınız vb . Ya şimdiki zaman ya geçmiş zamanı kullanın.
Ardından bu mektubu isterseniz saklayın isterseniz yakın size kalmış. Yakarsanız harekete geçirirsiniz. Yakma eylemi harekete geçirir süreci hızlandırır. Küllerini yağmur gören bir toprağa gömebilirsiniz. Saklarsanız enerjisi hep kalır ve tam o tarihte yani 30/12/15 te yazdıklarınıza bakarsınız ve gerçekleşen hedeflerinize hakim olursunuz.

Hedeflerle ilgili çok güzel bir çalışmamız daha var, onu da ocak ayında sizlerle paylaşacağım. Yeni yıla girerken bu çalışmalar gayet güzeldir. Her sene yaptığım ve danışanlarıma yaptırdığım çalışmalardır. Olumlu sonuçları yaşadıkça mutlu oluyorum. Dilerim siz de olunca benimle paylaşır, beni mutlu edersiniz. Hepinize sevgi, bereket, huzur dolu bir sene diliyorum.

SEVGİLER...

19 Kasım 2014 Çarşamba

Biz aşkı hep yanlış anladık

Aşkın bir tarifi olmadığı doğru. Soyut bir kavram olduğu için aşk nedir diye sorulsa, herkesin kendine göre söyleyecekleri vardır. Çağrışımlara göre kimi acı der, kimi mutluluk, kimi bir keredir der, kimi defalarca yaşanır der; denecek şey çoktur. Aşk tam olarak nedir bilemeyiz ama neyin aşk olmadığını bilebiliriz.
Aşkı hep yanlış anladık biz. Aşık olduğumuzu sandığımız insanlara sahip olmaya çalıştık. Yetmedi hayatlarına sahip olmaya çalıştık; satın alabileceğimizi düşündük, belki de satın aldığımızı zannettik. Aşk böyle bir şey değildir. Her birey özgürdür. Eş olmak, sevgili olmak kişiye sahip olmak değildir. "Şuraya gitme!", "Bununla görüşme!", "Onu giyme!" Bunlar hep duyulan cümleler. Kimse kimsenin özgürlüğü konusunda söz sahibi değildir. Şunu diyenler çıkacaktır elbet "Tamam da ben çok kıskancım." veya "Ben çok fazla güvenemiyorum." İşte süper bir farkındalığın var, demek ki sen aşık değilsin çünkü kişi; güvendiği, şüphe duymadığı, kıskanmadığı, tam olarak emin olduğu kişiye aşıktır. Aşk ve güvensizlik bir arada olmaz aynı gece ve gündüz gibi.
Bana bu konuyla ilgili hep şu sorulur; kişi anlatır ve sonunda, peki sizce bana aşık mı gerçekten yoksa beni cinsel olarak yada maddi olarak kullanıyor mu? (cinsellik sorusu genelde kadınlardan, maddi anlamda kullanma sorusu genelde erkeklerden geliyor)  Ben de derim ki, cevap sende bunu sorduğuna göre sen gerçekten aşık mısın?  Çünkü aşk emin olmaktır. Biz aşk değil ilişki yaşıyoruz. İlişkinin içinde ise aşk yok.
usta Osho derki aşk üç boyutludur. İlki sadece cinsel bir dürtüden, fiziksel bir olgudan ibarettir. İkincisi cinsel arzudan, cinsellikten,ten hazzından öte bir duygu. Üçüncüsü tanrısaldır; sevecek bir obje olmadığında, aşk senin varlığına özgü bir şey olduğu durumdur. İlki tamamen kullanma, ikincisinde kullanma yok eşitsin, üçüncüsü ise gerçek aşk ve sen, sen değilsin.
Günümüzde aşk yaşayan var mı diye sorulursa dünyada belki bir belki iki kişi derim. Günümüzdekiler bağımlılık, karşılıklı çıkar veya ilişki; aşk yok.
Aşk nasıl mümkündür?  Kimseye ihtiyacın olmadığında, kendi kendine yettiğinde, yalnızken gayet mutlu ve mesut olduğunda, işte o zaman aşk mümkündür .
Peki aşk mümkün müdür hala?

3 Ekim 2014 Cuma

Gerçek güveni bulmak

       İnsan hayatı güven üzerine kuruludur. Güvenle alakalı en ufak bir sarsıntıda şok geçirir, yıkılırız. Bilinçaltımız kodlama yapar ve hangi konuda hayal kırıklığı yaşadıysak o konuya karşı soğur, ilgisiz kalırız. Es kaza bu konu bir daha karşımıza çıkarsa bize travmamızı hatırlatmış olur. Bu durumda ya saldırganlaşırız ya geri çekiliriz ya da hiç bir şey olmamış gibi içimize atarak yaşarız (ileride dışarıya çıkarma potansiyeli ile).
       Aslında güven sorunumuzun bir çok sebebi vardır. Anne rahmine düştükten dört ay sonra her şeyi hisseder bilinçaltımıza kaydederiz. Güvensizliğimiz en genel haliyle; sevilmediğimizi, desteklenmediğimizi, ilgilenilmediğimizi hissettiğimiz tecrübelerden gelir. Çocukluğumuz olumlu olumsuz bir çok olaydan oluşur. Biz ise genelde olumluları hatırlarken olumsuzları (şok ve travmaları) unuttuğumuzu zannederiz fakat unutmuyoruz; en derinimize biliçaltımıza gömüyoruz. Onlar orada dururken farkında olmadan yaşıyoruz. Bu çok doğal bir durum fakat güvensizliğimizin derinine inmemizi engelliyor.
       Güven konusunda atladığımız bir şey var ki bence bu hayatımızın kilit noktası; güven nedir? Arkadaşımıza, annemize, kardeşimize, eşimize, akrabamıza duyduğumuz güven (X kişiye çok güveniyorum; bana karşı her zaman sırdaştır, ne yapması gerektiğini bilir vs), o kişinin beklemediğimiz bir hareketi ile yerle bir olur. İçimize kapanırız, güvensizliği kimden aldıysak o familyaya kin besler ve korumacı bir tavır sergileriz. İşte bu güven fantezi güvendir; gerçek değildir. Bir sırrımızı herhangi bir kimse ile paylaşırken o sırrın iki kişi arasında kalacağının garantisi asla yoktur. Herhangi bir kişiden beklentimiz doğrultusunda davranmasının da garantisi yoktur. Hiçbir şeyin garantisi yoktur, alacağımız nefesin bile.
      Gerçek güven dediğimiz şey hayatın akışına olan güven olmalıdır. Yani yaşadığımız olumlu veya olumsuz, keyifli veya acı verici olayların hepsinin bizim büyümemize olgunlaşmamıza destek olduğuna inanmaktır. Asıl acıların bizi gerçeğe, olgunluğa, büyümeye açtığını bilmektir gerçek güven. İçimizde bu tür bir güven olduğunda en acı tecrübelerden dahi geçsek toparlanmamız iyileşmemiz çok kısa sürer ve akışa inanırız. Hayatta hakkıyla var olabilmek için varoluşumuza tutunmalı gerçek güvenle olgunlaşmalıyız. Tecrübelere sevinmeli, bize deneyim fırsatı verildiği için şükretmeliyiz.

Gerçek güvenle kalın
sevgiler...

14 Ağustos 2014 Perşembe

Kader nedir, ne değildir?

Kader denen bir şey var fakat biz bunu kendimize göre yorumluyoruz ve her şeyi ona bağlıyoruz. Bazı şeyler kader ama unuttuğumuz geri kalan her şey sadece bizim elimizde. Aldatılmak, aldatmak, adam öldürmek, seçtiğimiz arkadaşlar, olmayacak şeylerin peşinden gitmek vb. Bunlar kader değil bunlar bizim seçimlerimiz. Önümüzde bir çok yol varken biz birini öldürürsek; katil oluruz. Bu bizim kaderimiz değil seçimimizdir. Onu öldürmek yerine Allah'a da havale edebilirdik ya da hukuksal yollarla hakkımızı da arayabilirdik. Bu sebeple sıkça kullanılan "kader mahkumu" tabiri gibi tabirler oldukça yanlıştır.
Kaderimiz olup değiştiremeyeceğimiz beş tane olgu vardır.
1.Doğum (ne zaman, nerede, nasıl doğacağımız vb)
2.Aile seçimi (Annemiz, babamız, kardeşlerimiz vb)
3. Evlenme (ne zaman, nasıl, kimle, kaç kere evleneceğimiz vb)
4. Çocuklarımız ( cinsiyeti, huyu, olup olmayacağı vb)
5. Ölüm (nerede, ne zaman, nasıl öleceğimiz vb)
Bunları değiştiremiyoruz çünkü vermemiz gereken bazı sınavlar ve edinmemiz gereken bazı öğretiler var. Fakat bu beş olgu dışında diğer her şey bizim elimizde; olaylar karşısındaki tepkimiz, mesleğimiz, para durumumuz, arkadaşlarımız, yediğimiz, içtiğimiz, aile içindeki huzurumuz mutluluğumuz ve bunun gibi yaşamımızdaki diğer olgular.
Nice insanlar ne yaşadığını bilmeden değiştirebileceklerini değiştirmeyerek, kadere bağlayarak yitip gittiler. Hala bu bilinçle yaşayıp ömürlerini tüketen insanlar mevcut. Nedeni şu ki değişim cesaret ister. Cesaret ise çok yüce bir özelliktir. Bu özelliğe sahip kimseler kader kavramına sığınmadan hayatlarında  değişmesi gerekenlere el atıp  mutlu oldular. Cesareti olmayanlar ise kadere sığınıp yok oluyorlar. Bize verilen bu ömür bir kerelik. Bir daha bu bedende olmayacağız. Memnun olmadığımız ne varsa yerine istediklerimizi koymak için hiç bir zaman geç değil.
Şimdi düşünme zamanı siz hayatınızda neleri kader diyerek kabulleniyorsunuz? Seçim sizin, yollar açık. Hadi biraz cesaret!!!
sevgiler...

8 Ağustos 2014 Cuma

Gerçekten ruh eşinizle mi birliktesiniz?

Bu aralar dikkatimi çeken; yalnız kalmamak adına bırakması gerektiği halde eşini veya sevgilisini bırakamayan insanlar ve bu sebepten dolayı saçma sapan yaşanan ilişkiler. İllaki bir ilişkim olsun diye aldatıldığı halde devam edenler, sürekli kavga ettiği anlaşamadığı halde alttan alıp devam edenler, biten ilişkiyi başkasına alışamam artık deyip de devam ettirmeye çalışanlar vb (ailevi ve maddi sebeplerle boşanamayanlara lafım yok). Biz bunları yapmaya çalışırken kendimize değer vermediğimizin farkında değiliz beni üzen bu. Ayırt edemediğimiz biz ilişkiyi üzülmek, kavga etmek, ağlamak, paranoya yapmak için yaşamıyoruz; mutlu olmak için yaşıyoruz. Şuanda ilişkiniz varsa ve bu yazıyı okuyorsanız sorgulayın siz bu ilişkide mutlu musunuz, bu ilişki sizi tatmin ediyor mu, yalnız kalma korkusuyla mı devam ediyorsunuz yoksa alışkanlık haline geldi de kopamıyor musunuz?
Gerçekten sevdiği ve mutlu olduğu için ilişki yürüten insanlar çok az. Yalnız kalma korkusu da alışkanlık haline getirmek de tüm bitmesi gerekip de bitemeyen ilişkilerin ana sebepleri. Hepimiz bu hayatta deneyim kazanmak ve yeni bir oluşumda bu deneyimlerimizden faydalanarak daha iyisini yaşamak için buradayız. Bu aşamada bir çok insan hayatımıza girip bize öğretmenlik yapıp süresi dolunca gidiyor. Biz ise tembel öğrenciler gibiyiz; dersi bir türlü alamadığımız için hep öğretmenlerimizi arıyor aynı dersi bir daha vermesini istiyoruz. Bilmemiz gereken şu ki gidecek olan gider, zaman dolmuştur, o ders o süreliktir. Dersini al tecrübeni edin bir dahakine bilgili ol. Bu yolun sonunda sizin için en iyi olan kişi var çünkü ( bizim için en iyi olan kişiye tecrübesiz gitmek istemeyiz değil mi!). En iyisine deneyim kazanmak için yoldaşlarını zamanı geldiğinde bırakmayı bil. Herkesin bir ruh eşi var. Aradakiler bizi ona daha iyi halde ulaştırmaya çalışan yardımcılarımız. Zaman ise çok kıymetli biz yardımcılarla gereksiz zaman geçirirken ruh eşimizi o kadar ertelemiş oluyoruz.
Ruh eşiniz olan kişiden şüphelenmezsiniz, yanında mutlu ve huzurlusunuzdur, ilişkide sorunlarınız çok azdır olsa da her iki taraf eşit alttan alır, koşulsuz sever ve sevilirsiniz. Şimdi düşünün siz ruh eşinizle mi berabersiniz yoksa korkularınız yüzünden kendi değerinizi hiçe sayarak zaman kaybı içinde misiniz? Gitmeniz gerektiğinde karşıdan tek beklentiniz yolcu etmesi olsun. Şayet giden varsa yapacağınız sadece yolcu etmek olsun.

sevgiler...

1 Temmuz 2014 Salı

Korkularla yüzleşmek

Hepimiz dünyaya gelmeden önce saf duygulara sahiptik. Şuanda tekrardan sahip olmaya çalıştığımız içimize dönerek keşfetmeye uğraştığımız özellikler bizde doğmadan önce vardır. Dünyaya geldiğimizde saf ve savunmasızdık çünkü savunacak bir şey olmadığını sanıyorduk. Doğduğumuz anda ilk şoku doktorun şaplağıyla yaşadık. Ardından ardı arkası kesilmeyen şok dalgalarına maruz kaldık ve utanç duyduk; bu şokların bilinçaltımıza yerleşerek ileride korkularımız olarak karşımıza çıkacağını bilmeden.
Ana rahmine düştükten 4 ay sonra bilinçaltı kayıt yapmaya başlar. Yaşadığımız, gördüğümüz, aldığımız tepkilerin hepsi bizde şok yaratarak savunma mekanizmamızı harekete geçirir. Kendimizi savunmasız ve güvensiz hissederiz çünkü geldiğimiz yer böyle değildir. Bu dünyaya uyum sağlamaya çalışmamız gerektiğini kavrarız ve yavaş yavaş saf duygularımızı düşüncelerimizin yerini güvensizliğe ve savunmaya bırakırız. Her adımda tekrar aynılarını yaşamak  korkusu sarmaya başlar her bir yanımızı ve doğallığımızı yitiririz. Özümü kaybeder, ortama uyum sağlamak pahasına kendimizden ödün veririz. Zamanla herkesleşiriz. Sonra durumda bir terslik sezeriz (30'lu yaşlardan sonra) ve meditasyonlarla o ilk saf halimize, özümüze dönmeye çalışırız. İlk bilinç halimizi hatırlamak için uğraşırız.
Yaşadığımız her korkunun temeli geçmişe dayanır. Kronik korkularımızın derinine inersek bunların hepsini küçük yaşlarda şok sebebiyle sahiplendiğimizi anlarız. Kaybetme korkumuzun temelinde göbek bağımızın kesilmesi ile ana rahminden kopuşumuz vardır mesela. Aldatılma korkumuzu ailevi durumumuzdan veya çevremiz sebebiyle işleriz beynimize. Küçükken çevremizden duyduğumuz deneyimlerle bize sarf edilen cümlelerle kodlarız kendimizi. Evlilikten, erkeklerden şikayet eden bir anneye sahipsek ikili ilişkilerden korkarız. Senden hiç bir şey olmaz cümlesiyle karşılaşırız, bu sefer başaramamaktan korkarız. Bizi kanserden vefat eden amcamıza, halamıza benzetirler kaderini yaşamayı kodlarız kendimize ve hastalanmaktan korkarız.
Korkuları bastırmak, onlar yokmuş gibi davranmak  yanlış bir davranıştır. Kendinize tek tek itirafta bulunun. Ben yalnız kalmaktan korkuyorum, ben kaybetmekten korkuyorum, ben ölmekten korkuyorum, ben sevgilimi (eşimi) kaybetmekten korkuyorum vb. Korkularınızı sevin, onları kabullenin. Zihninizde yaşayın, hepsinin olduğunu farz edin. Acı eşiğinizi doldurun ve onları serbest bırakın. Evren size yaşatmadan siz deneyimleyin ve onunla bu dünyadaki bağınızı kesin. Kabullenmek, sevmek, deneyimlemek ve bağını kesmek. Aşırıya kaçmayan korkularınızı ise kabullenin ve şunu düşünün '' Yaşarsam yaşarım ve buna ben engel olamam; eğer yaşarsam bu olayla da öğreneceğim şeyler var.'' Kendinizi dinleyin sizi en iyi yine siz tedavi edersiniz. Her şey zihinde başlar unutmayın.

sevgiyle kalın.

18 Haziran 2014 Çarşamba

Neden aldatıyor, aldatılıyoruz?

Bu aralar çok konuşulan bir konu var ''aldatmak'' daha doğrusu ''aldatılmak''. Ben bu konuda kadınlar üzerinden gideceğim fakat şu da bir gerçektir ki erkekler kadar kadınlar da aldatıyor. Tabii toplum baskısı sebebiyle ya ortaya çıkarılmıyor ya da kadınlar bu işi çok iyi gizliyor. Kısacası kadın erkek ayırt etmeksizin herkes bu durumdan muzdarip bir hal alıyor.
Neden aldatır veya aldatılırız? Bu konuda kendi fikirlerim ve yapılan araştırma sonuçlarından bahsedeceğim. Ev ortamı sürekli huzursuzsa, eşlerde sürekli bir anlaşamamazlık varsa, kadın kendini evlilikten sonra saldıysa(bakımsızsa), kadın erkeğin isteklerine cevap veremiyorsa, taraflardaki herhangi bir eksiklikten ve  kişinin eşine kendini ispatlamaya çalışma isteğinden (bana sorarsanız en çok bu sebepten) bu olay gündeme geliyor. Bu son söylediğimi özellikle erkekler yaş biraz daha ilerlediğinde çok yapıyor. Aslında erkeklerin bu olayda verdiği bir mesaj var ''Kaç yaşında olursam olayım bak bende hala iş bitmedi hanııııım!!''. Tabii bu söylediğim şeyleri kadınların erkekleri aldatma sebepleri olarak da çevirebiliriz; ben kadınlar üzerinden gideceğimi söylediğim için tek taraflı açıklamalarda bulundum.
Genele bakarsak suç sadece aldatan da değil, aynı zamanda aldatılanda da. Evlilikte veya birliktelikte huzur ve sakinlik çok önemli çünkü sürekli kavga, gürültü, dırdır karşı tarafın daha huzurlu bir yere kaçmasına neden olur. Evlendikten sonra  ,alan almış satan satmış havasına bürünüyor çiftler. Tabii bu çok yanlış; herkes karşısındakinin ilk gördüğü gibi  bakımlı ve güzel olmasını ister.  Eşlerin birbirine sevgi ve cinsellik anlamında da yetebiliyor olmaları bence bu meselede en önemli konu. Bu konudaki cümlemi de en çok biz kadınlara söylüyorum; erkekler poh pohlanmaktan çok hoşlanır; siz eğer onları eleştirir, rencide ederseniz veya işe yaramadıklarını ima ederseniz onlar da size işe yaradıklarını kanıtlarlar!Bunların hiç birine gerek yok. İki seven kişinin birbirini bulması, birlikte olup yuva kurması da kolay işler değil. Biliyoruz kurmak zor fakat yıkmak çok kolay!
Aldatıldığımızı öğrendiğimizi varsayalım, o zaman ne yapmalıyız? Tabii ki ilk önce sakin olmalıyız. İlk aşama tamamen emin olmak. Emin olmadan ne eşimize ne de başka bir yakınımıza (annemiz, danışmanımız dahil) asla tek kelime bile etmemeliyiz. Emin olana kadar izlemek en doğrusu, ucunda rezil olmak var. Emin olduğumuz zaman ise ilk 48 saat bu durumu yine hiç kimseyle paylaşmayıp ne yapmamız gerektiğine karar vermeliyiz. Çünkü herkese ilan etmek ve akıl almak kafamızı karıştırır. Doğru karar alamamakla birlikte bir de barışınca bu durumumuzu paylaştığımız kişilerle bağımızı kesmek durumunda kalabiliriz. Fakat kimsenin olandan bitenden haberi olmazsa bu iş kolaydan unutulur gider. Böylece kimsenin de ağzına da laf vermemiş oluruz.
İlişki sizin ilişkiniz. Kendiniz için en doğru kararı ancak siz verebilirsiniz. Önemli olan özsaygıyı yitirmemek ve en değerli olanın siz olduğunu unutmamak.
Sadakatle kalın.

11 Haziran 2014 Çarşamba

oldurmaya çalışmak zayıflık, yenisini denemek cesarettir

Şu sıralar herkesten duyduğum bir problem var ki o da eski sevgilileri unutamama ve onlar hakkında sürekli şikayet etme. Tek bir problem dedim çünkü bu sorunların ikisi de tek bir sebebe bağlı, o da tecrübe edinememe. Bu konuyu çok güzel anlatan bir örneğim var. Hayatı bir yol olarak düşünelim. Karşımıza çıkan her insan bizim yol arkadaşımız ve biz her yeni yol ayrımında farklı yol arkadaşları ediniyoruz. Yol sadece bizim yolumuz. Onlar sadece bize her dört yol ağzında hangi yöne gitmemiz gerektiğini gösteren kişiler. Biz ise o kişileri yolumuz gibi görüyoruz. Aradaki farkı anlayarak yolumuzda gitsek doğru yönü takip edip hedefimize ulaşacağız. Hedef gitmek istenen yer ise eğer o zaman bize yardım eden kişilere minnet duymalıyız. Bizi yanlış bir tarafa da çekmiş olsalar yine de teşekkür etmeliyiz onlara. Çünkü o yolun yanlış olduğunu anlayıp  geri dönmemizi ve diğer yönü çok daha tecrübeli olarak denememizi sağladılar. Biz onlara teşekkür edip bu dünyada onlara veda etmezsek bunca tecrübeyi hiçe sayıp tekrardan aynı yola saparız ki, bu da hedefe doğru giderken bizi zaman kaybına uğratır.
En büyük hatalardan bir diğeri ise biten bir şeyi tekrardan tecrübe etmek. Denenmişin denemesi ve yaşanan şeyin tecrübesi olmaz. Şöyle bir düşünün bu ilişki niye bitti? Şu veya bu sebepten. Bir hata olmasa biter miydi? Hayır. Peki bir şey ilk başladığı gibi olabilir mi? Hayır. Biz o kişiyi veya olayı değiştirebilir miyiz? Hayır. Belki değişeceğine inandırırız kendimizi ama asla değişmez. Aynı sorunları ya bir ay ya da iki ay sonra daha şiddetli bir şekilde yaşarız; çünkü o durumda bu kişiyi veya bu olayı kabullendiğimiz için daha da fazlası yapılsa yine kabul edeceğimiz düşüncesini veririz karşımızdakine. Yine başa döndük. Giden ne oldu? Koskoca bir zaman ve bununla beraber yıpranan biz.
Unutulmamalıdır ki herkes kendisi için en değerli olandır. Var olanı terk etmezsek yenisine ve daha iyisine yer açılması mümkün değildir. Gitmeyen şeyin tecrübesini alın, affedin, ilişkinizi kesin ve yenisine,daha güzeline yer açın. Onu hayatınıza davet edin.
Oldurmaya çalışmak zayıflık, yenisini denemek cesarettir.

12 Mayıs 2014 Pazartesi

Sevmeyi bilmek lazım

Hepimiz aşık olmak, sevmek ve sevilmek istiyoruz. Bunun için hep farklı deneyimler farklı olaylar yaşıyoruz. Yanlış insanları deneyimliyoruz üzülüyoruz. Takıntı haline getiriyoruz zamanımızı harcıyoruz. Gereksiz bağlanıyoruz, kişileri merkezimiz haline getiriyoruz yıpranıyoruz. Kısacası biz sevmeyi başaramıyoruz. Her şeyden önce karşımızdaki kişiye hemen teslim oluyoruz. Aslında hepimizin birbirini tanıması için süreye ihtiyacı var. Biz o süreyi tanışma değil bağlanma sürecine çeviriyoruz. Nice insanlar tanıyorum yalnızca iki haftada çok seviyorum, ölüyorum diyen. İki haftada birbirinize ne kadar emek vermiş olabilirsiniz?! Sevgi emeğin meyvesidir.
Hayatınızın merkezinde sadece siz olmalısınız; kocanız, sevgiliniz, arkadaşınız, anneniz hatta çocuğunuz bile olmamalı.  Siz başkası olmadan değil, siz olmadan yaşayamazsınız. Belki bencillik gibi olacak fakat hayatta bazen bencil olmak zorundayız. İlk önce siz sonra başkası. Siz ne istiyorsunuz, siz nasıl mutlu oluyorsunuz, siz nasıl huzurlu oluyorsunuz; bunlara karar verip yapmalısınız. Başkalarının mutluluğu sizden sonra hesaba katılmalı.
Karşınıza çıkan herkes size bir şeyler öğretir. Yaşanan kötü olaylarda, ayrılıklarda sızlanmak yerine size kattıklarını düşünün. Hayat yolunda size yardımları için ona teşekkür edin. Unutmayın kimse bulunmaz hint kumaşı değildir, saplanıp kalmayın. Herkesin sizin hayatınızda bir süresi vardır. Süre dolunca kim olursa olsun vedalaşma vaktidir. İnanın olmuyorsa da vardır bir hayır. İlerleyen zamanda mutlak görürsünüz.
Aşk acısı diye bir şey yoktur onu biz yaratırız. Hatta alışkanlık haline getirip acıyla besleniriz. İçimizde boşluk olarak gördüğümüz şey o noktada barındırdığımız negatif enerjimizdir. Evrende hiç bir boşluk yoktur. Sadece o enerjiyi pozitife çevirmelisiniz (''İçimizdeki boşluk'' yazımda bundan bahsetmiştim). Siz kendiniz bir bütün olduğunuz için kimse sizin yarınız değil bu sebeple acı diye bir şey de yoktur.
Karşılık beklemeden sevin. Ben onu çok seviyorum, o da beni benim onu sevdiğim kadar sevsin düşüncesiyle seviyorsanız zaten sevmeyecektir. Siz sevgi enerjinizi bir koşula bağlıyorsunuz çünkü. Halbuki içimizdeki tüm güzel duygular karşılıksız olmalı. O zaman bir beklenti içine girmemekle birlikte emin olun siz belki farkında bile olmadan karşınızdaki sizden daha fazla bir enerjiyle size yaklaşacaktır. Hep bir karşılık peşinde olursak enerjimizi sınırlar yıpranırız.
O sebeple bu hayatta deneyin, tanıyın, yaşayın, beklentisiz sevin, sevilin, öğrenin(tecrübe edinin) ve zamanı gelince elveda demeyi bilin.
sevgiler

10 Mayıs 2014 Cumartesi

İsteyin ve sahip olun

Hayal kurmak, zihinde canlandırmak çok önemlidir. Zihnimizde bazen korktuğumuz şeyleri canlandırırız bazen ise yaşamak istediğimiz şeyleri. Dikkat edin zihninizde yoğun bir şekilde canlandırdığınız korkularınızı akabinde yaşarsınız. ''Korktuğum başıma geldi'' cümlesini belki de fark etmeden kaç kez kurdunuz. Bu çok doğaldır çünkü korku enerjisi çok yoğun ve güçlü bir enerjidir. Korktuğunuz şey her neyse evren size onu yaşatır.
Yaşatır ki onu deneyimleyin ve artık korkmaktan vazgeçin çünkü o şey başınıza geldiğinde de hayat devam eder ve siz yaşamaya devam edersiniz. Korkmayın veya neden korkuyorsanız zihninizi rahat bırakın. Yaşayacaksanız da yaşayın, deneyimleyin, öğrenin, bir müddet onla yüzleşin. Size kattıklarıyla mutlu olun. Bir daha ki adımınızı daha dikkatli atın. Daha da olgunlaşmanıza izin verin. Belki sizin hayır gördüğünüzde şer, şer gördüğünüzde de hayır vardır. Kendinize zaman tanıyın ve görün.
İstemediklerinizden çok istediklerinizi canlandırın zihninizde. Onun enerjisini çekin kendinize. İleride olacak şeylerin provasını yapmış olun. Düşünce gücünüzün sınırlarını ve mükemmelliğini deneyimleyin.
Ne olmak veya kimle olmak istiyorsanız oradaymışsınız, onlaymışsınız gibi hareket edin. Gece yatmadan orayı veya o kişiyi düşünün. Bunlarla kendinize yeni anılar kazandırın. Gerçekten inandığınız şeyi yaşarsınız. Biraz bile olsa şüphe size engel yaratır.Geleceğe dair olan bu anınızı öyle bir kurun ki görsellikten ziyade tüm duyularınıza hitap etsin. Zihninizde o an çalan müziği dinleyin, dokunduğunuz her şeyi hissedin, havasını koklayın  içinize çekin. Sonra düşünün, o anının içinde kendinizi nasıl hissediyorsunuz. Eğer rahatsanız, istediğinizle yeni oluşturduğunuz anınız uyuşuyor demektir. Aksine rahatsız olduğunuz veya bunu da nasıl yapacağım, çok imkansız gibi şeyler düşünüp söylüyorsanız o zaman bir uyuşmazlık var demektir. Eksiklik veya fazlalık neredeyse onu keşfedip yeni ve doğru olan anıyı oluşturun. Oluşturun ve zamanını kollamayın. Bekleyin, bu noktada sabır çok önemlidir. Merak etmeyin o en doğru zamanda olacaktır. Sitemkar bir tavırla beklemek zamanı uzatır.
Hiçbir şey imkansız değildir, bunu sakın unutmayın. Siz mükemmelsiniz ve gerçekten istediğiniz, kendinizle uyum içinde hissettiğiniz ne varsa yaşarsınız.
sevgiler

7 Mayıs 2014 Çarşamba

Bakış açınız hayatınızdır

Günlük hayatta hepimiz farklı problemler yaşıyoruz. Bu problemler kimi zaman sadece o gün için karşılaştığımız bazı şeyler olsa da kimi zaman rutin bir şekilde uğraş verdiğimiz bir duruma dönüşebiliyor.
Tabii biz bu durumları zihnimize olumsuz olarak kodluyoruz ve hafızamıza hatta fark etmeden  bilinç altımıza atıyoruz. Bu da bizi bazen bilinçli olarak bazen de bilinçsiz olarak (bilinç altına attığımız için sıkıntımızın sebebini bilemiyoruz) kötü etkiliyor. Hatta bu kötü etkiler davranışlarımıza dönüşüyor. Davranışlarımız da çevremizin bize olan tutumunu kötü yönde etkiliyor ve değiştiriyor. Bu durum hepimiz için kaçınılmaz son halini alıyor. Halbuki bunu değiştirmek çok kolay. Bu iş tamamen yine zihnimizde ve düşünme yapımızı değiştirmekte bitiyor.
Nasıl mı?
Ailenizle anlaşamıyor olduğunuzu varsayalım. Bu konuda ailenizi suçlayarak, onlara kin besleyerek veya onlarla ilişkinizi bozarak bu sıkıntıdan uzaklaşamazsınız. Aksine bu sıkıntı çığ gibi büyür ve siz sadece kendinize zarar verdiğinizle kalırsınız, onların davranışları ise asla değişmez. Burada yapılması gereken  biraz sağduyu göstermek ve bakış açınızı değiştirmektir. İlk önce neden bunu yaptıklarını sorgulayıp verdiğiniz cevaplar doğrultusunda zihninizi yeniden şekillendirmelisiniz; bu sizin bakış açımızı değiştirecektir.
*Babamın iş hayatında bazı problemler var.
*Aile büyüklerimden anneannem hasta o sebeple annemin morali bozuk.
*Annemle babam anlaşamıyorlar bu sebeple gerginler.
*Annem kardeşimi idare etmekte şu sıralar zorlanıyor ve bunun sıkıntısını yaşıyor.
*Annem ev işlerine yetişemiyor ya da iş hayatında bazı problemleri var.
*Annem veya babam  aileleri tarafından bu şekilde yetiştirilmişler.
*Annemin veya babamın kronik bir hastalığı var bu onları yıpratıyor.
*Annemin veya babamın günü bugün kötü geçmiş.
...
Daha bunun gibi pek çok örnek verebiliriz. Hatta yeni düşünceleriniz size tutarlı gelmese de siz zihninizde yarattığınız sağduyu cümlelerinize devam edin. Bu durum sizde bir süre sonra alışkanlık haline gelecektir. Olaya böyle yaklaştığınızda bu bakış açısını benimser ona göre davranırsınız. Davranışlarınız ise karşı tarafa yansıdığında olumlu etkiler bırakacağı için probleminiz kısa sürede çözüme kavuşacaktır. Yeter ki farklı bir çerçeveden bakmayı bilin. Bu yöntemi hayatımızın her alanında, problemi yaratan her kişi ve olay için uygulayabilirsiniz. Ben yukarıda sadece küçük bir örnekle açıklamaya çalıştım.
Unutmayın, düşünce yapınız hayatınızı şekillendirir.

3 Mayıs 2014 Cumartesi

İçimizdeki boşluk

İnsanoğlu doğuştan her daim bir şeylerin eksikliğini hisseder. Eksik hissettiğini tamamlayınca da daha fazlasını ister. O da olur daha fazlasını ister. Hiç bir şekilde memnun olmadan hep ister. Aslında insanlar eksiksiz yaratılmışlardır ama bunu fark edemezler. Herkes kendi içinde tam ve bir bütündür. Kesinlikle eksiklik diye bir şey yoktur. Kimsenin içinde bir boşluk yoktur çünkü evrende boşluk yoktur. Evren boşluğu kabul etmez. İçinizde boşluk olarak hissettiğiniz şey aslında negatif enerjidir. Aradığınız her şey sizde mevcuttur. Önemli olan bunun farkına varmaktır. Kimseye anlam yüklemeden sadece o duygunun içimizde var olduğunu bilerek ve o duygunun enerjisini pozitife çevirerek duyduğumuz bu sahte yoksunluğu giderebiliriz.
Genellikle kişiye kendisinde sevgi, aşk eksik gibi gelir  ve bu duyguları başkalarına yükleyip kendilerini onlara adarlar. Çünkü bu insanlar için o kişiler eksik hissettikleri duygularını doyuranlardır. Kaybetmekten öyle korkarlar ki kölesi olurlar onların. Bu sorumluluğu, bu kodlamayı onlara yapmak kadar yanlış bir şey yoktur. Unutmayın kimse sizin diğer yarınız değildir. Hiç kimse sizi tamamlamaz ve hiç bir boşuğu dolduramaz. Siz kendiniz tek başınıza bir bütünsünüz ve eksiksizsiniz. Siz kimseye muhtaç değilsiniz. Hayatınız, yaşamınız kimseye bağlı değil. Kimsenin veya hiçbir şeyin kölesi de değilsiniz. ''Hayır'' demeyi bilmeli; kimseyi kaybetmekten de korkmamalısınız. Yeter ki gidene yol vermeyi ve gelene hoş geldin demeyi bilin. Unutmayın ki korktuğunuz şeyleri de yaşarsınız çünkü evren sizi mutlaka bununla sınar. Sınar ki kaybından korktuklarınızın aslında sizin hayatınıza son verecek  şeyler olmadığını anlamanızı sağlasın (deneyimlerimizden ve evrenin bizi sınama tekniklerinden ''Bu hayata herkes bir bavulla gelir'' adlı yazımda bahsetmiştim). Evren için bunu deneyimlemeniz zorunluluktur.
Eksikliğini hissettiğiniz duygular sizin içinizde, onların farkına varın. Sadece negatif enerji dolan yeri pozitife çevirin ve durmadan tekrar edin ''Ben kendi içimde tam ve bir bütünüm''.

28 Nisan 2014 Pazartesi

Algılama sistemleri ile kendini keşfet

Geçen bir yazımda harita vatan değildir demiştim. Herkesin zihin haritasının farklı olduğunu ve aynı olayı farklı kişilerin bambaşka şekillerde yorumlayabildiğine değinmiştik. Fakat yapılan farklı yorumlar yaşanan tecrübeler dışında algı sistemlerimizle de yakından ilgilidir. Hepimizde neredeyse aynı beş duyu organı mevcuttur ancak bu organların beyne ulaştırdığı sinyaller her birimizde farklıdır.  Bilinçaltı ve karakteristik özelliklerimiz de bu durumu tetikler. Sergilediğimiz davranışların çok az bir kısmını bilinçli yaparız. Davranışların çoğu bilinçaltımızın etkisinde gerçekleşir. Bilinçaltımız da daha çok subjektif tecrübeler ve şimdi anlatacağım algı sistemlerimiz ile şekillenmiştir.
 Ana hatları ile ele alırsak dört adet algı sistemi vardır:
1- Görsel:
Bu algı sistemi güçlü olan insanlar, çok hızlı düşünür ve çok hızlı konuşurlar. Zihinlerindeki film çok hızlı döndüğünden söylemek istediklerini bir çırpıda dile getirirler. Ayrıca yüksek bir ses tonu kullanırlar. Duruş olarak hep dik pozisyondadırlar ve düşünürken genelde gözlerini yukarı doğru dikerler. Bir şeyi hatırlamak istediklerinde o anı zihinlerinde canlandırırlar hatta bir resim karesi gibi gözlerinin önüne getirirler. Görsellik onlar için çok önemlidir. Yemeklerinde bile güzel görünmeyen bir yiyeceği tüketmezler. Görsel olarak beğenmedikleri bir ortamda bulunmak istemezler.
2- İşitsel:
Bu algı sistemi güçlü olan insanlar dinleyerek öğrenirler. Çok iyi bir dinleyicidirler.
Sesleri aşırı yüksek olmamakla birlikte ritimli ve ahenklidir. Kulağa hitap ederler. Bir şeyler hatırlamak istediklerinde gözlerini kulak hizasında sağa veya sola oynatırlar. Söylenenleri kolayca tekrar ederler. Genel olarak yüz yüze yapılmayan mesela telefonda yapılan konuşmaları severler. Müzikle yakından ilgilenirler. Çeşitli dikkat çekici seslerle dikkatlerini toplar veya dağıtabilirler.
3- Kinaestetik:
Bu algı sistemi güçlü olan kişiler diyaframdan derin nefesler alıp verirler. Düşünürken aşağıya sağa bakarlar. Yavaş yavaş, kelimelerini seçerek ve arada duraksayarak konuşurlar. Fiziksel temasa önem verirler ve bu tecrübeleri unutmazlar. İnsanların hisleriyle yakından ilgilenirler. Ezberleme sürecinde hareket halinde olmak isterler (yürüyerek yada ezberlemesi gereken şey neyse onu harekete dönüştürerek). İletişim içinde oldukları insanla yakın otururlar veya ona yakınlaşarak konuşurlar.
4-İşitsel Dijital:
Bu algı sistemine sahip bireyler genelde kendi kendilerine konuşma ve bir şeyler anlatma eğilimindedirler. Detaya inmeyi çok severler. Karmaşık cümleleri çözmeyi severler ve benzer cümleler kurarlar. Soyut kelimeleri sever ve ilgilenirler. Konuşurken bu tür kelimeleri seçerler. Mantıklı ve anlamlı olmaya önem verirler.
Synaesthesia
Bir kişi aynı anda iki algılama sistemini de yoğun olarak kullanıyor olabilir. Buna synaesthesia durumu deniyor. Yani bir insan görselken aynı zamanda işitsel de olabilir. Konuşması, ses tonu, hızlı düşünmesi görselliğinden ; düşünürken gözlerini kulak hizasında sağa sola oynatması işitselliğinden kaynaklanıyor olabilir.

Tabii bu sözü edilen davranışlar klasikleşmiş ayırt edici özelliklerdir. Söz gelimi görsel olan bir birey bu özelliklerin hepsini taşıyacak diye bir kaide yoktur. Fakat bunlara dikkat ederek kendimiz ve başkaları hakkında çokça fikir sahibi olabiliriz. Kendi zihnimizin hangi algıda daha güçlü olduğunu kavrarsak öğrenme yöntemlerimizi, iletişimimizi ve sosyal çevremizi ona göre seçebilir ve yönlendirebiliriz. Hatta sürekli diyalog halinde olduğumuz veya yeni tanıştığımız insanların algı sistemini çözüp ona göre hareket edebiliriz.

Haydi şimdi siz de zihninizde güçlü olan algıyı bulun ve kendinizi daha da yakından tanıyın!

26 Nisan 2014 Cumartesi

Enerji merkezlerimiz

Vücudumuzda yedi önemli enerji merkezi vardır. Çakralar bizim enerji merkezlerimizdir. Bu enerji blogları doğru çalışmadığında çakralarda sıkıntılar meydana gelir. Bu da insanın kendini kötü hissetmesine , vücut ve çevre dengesinin bozulmasına neden olur. Ayrıca enerji akımınızdaki aksaklıklar sağlığımızı ve ruhsal dengemizi bozar. Eminim şuan, hangi çakralar hangi noktaları temsil eder ve biz bu enerji alanlarımızı nasıl geliştirebiliriz soruları  aklınızı kurcalamaya başladı. Hemen paylaşmaya başlıyorum.
1. Çakra: Kök enerji merkezi
Cinsel organ ile anüs arasındadır. Bir ile sekiz yaş arasında gelişir ve fiziksel dünyayı ve ona duyduğumuz ihtiyacı simgeler. Daha açık söylemek gerekirse hayata, geleceğe bağlılık ve gücümüzün merkezidir.Rengi kırmızıdır. Bu çakramızın doğru çalışmaması ağrılara, aşırı kilo alıp vermeye, kansızlığa ve kemik erimelerine yol açar. Dengelenmesi için protein alımına özen gösterilmesi gerekir ve zihnimizde kırmızı rengini neyle bütünleştirebiliyorsanız onu hayal ederek içinize çektiğinizi düşünebilirsiniz.
2. Çakra: Hara enerji merkezi
Kuyruk sokumu ve göbeğin altındaki bölgede bulunur. Sekiz ve on dört yaş arasında ge
lişir. Duygularımızı ve cinselliği bu çakra kontrol eder. Daha açık olarak bu merkez; cinsel yaşamın tatmin edilmesi, iletişim kurmak ve bu ilişkilerden zevk alma gibi anlayışların bütünleştiği yerdir. Bu çakranın yetersiz çalışması durumunda cinsellikte saplantılı davranışlar veya cinselliğe ilgisizlik görülür. Bu çakranın dengelenmesinde sıvı alımı önemlidir. Hara çakrasının rengi turuncu olduğundan zihninizde turuncu olan nesneleri hayal ederek bu enerji merkezinizi düzenleyebilirsiniz.
3. Çakra: Karın enerji merkezi
Sırtın altında, göbeğin hizasında yer alır.Vücuttaki şeker ve insülin dengelenmesini sağlar. Ayrıca insanlarla olan ilişkilerin kontrolünü sağlar. Asıl olan bu merkez insanlar arası ilişkilerin  özellikle anne çocuk ilişkilerinin kurulabildiği duygusal bir merkezdir. Çakranın dengesizliği reddedilme korkusu, güvensizlik, aşırı eleştirel tutum, kendini yalnız hissetme gibi durumlar meydana getirir. Sarı bu enerji merkezinin rengidir. Zihninizde özellikle altın rengini  size verebilecek nesneleri hayal edin böylece dengelenmesine yardımcı olabilirsiniz.
4. Çakra: Kalp enerji merkezi
Sırtın yukarısında, göğüs boşluğunda, kalbin yanında olan bu merkez sevginin merkezidir. Aynı zamanda bağışıklık sistemimizi de güçlendirir. Maddesel olanla ruhani olan arasında bağı kurar. Düzenli çalışmadığı durumda nefes bozuklukları, yüksek tansiyon ve bunun yanında  bağımlılık, endişe, alınganlık, melankoli, yalnızlık korkusu ve aldatılma korkusu yaşanabilir. Yeşil bu enerji merkezinin rengidir. Bol yeşillik olan yerlerde doğa yürüyüşleri, zihinde yeşil rengini canlandırma ile ve odanızda, giyiminizde bu rengi kullanarak şifalanabilirsiniz.
5. Çakra: Boğaz enerji merkezi
Boyunla boğaz arasındaki çukurda boyun omurunun hizasında yer alır. Bu merkez algılama ve ifade etmenin bireyin ihtiyaçlarına göre değişiklik gösterdiği bir merkezdir. Bu enerji merkezindeki bozukluk fikir, duygu ve düşünceleri ifade edememe, utanma, sessiz ve toplumda güvensiz hissedilme, konuşurken kekeleme gibi sorunları getirir. Bu enerji merkezinin rengi mavidir. Deniz gezintileri, zihinde mavi rengi canlandırma hissetme gibi aktivitelerle şifalanabilirsiniz.
6. Çakra: Üçüncü göz enerji merkezi
İki göz arasında, burun köprüsü üstünde, alnın ortasındadır. Bu merkez bir önsezinin oluştuğu, bilgilerin algılanılmasına çalışıldığı idrak etme merkezidir. Bu enerji merkezi iyi çalıştığında kişinin iradesi tamdır. İyi çalışmadığı durumda kabuslar, öğrenme zorlukları, başarısızlık korkusu, migren, görme bozuklukları,sinirsel rahatsızlıklar meydana gelir. Enerji merkezinin rengi mordur. Zihinde mor rengi canladırarak ve yaşam alanımızda tercih ettiğimiz bir renk yaparak  merkezi dengeleyebiliriz.
7. Çakra: Taç enerji merkezi
Başımızın tepesinde en orta noktada yer alır. İhtiyacımız olan hayat gücünün geldiğine inanılan bağlantı noktasıdır. Yuva ve evi, ruhsallığı ve her şeyle birlikte olma duygusunu simgeler. Merkez uyumsuz çalışırsa
ölüm korkusu, psikolojik bozukluklar, panik, tükenmişlik duygusu,depresyon görülür. Beyaz ve koyu mor bu merkezin rengidir. Zihinde renkleri canlandırma ve maneviyat güçlendirmesiyle denge sağlanacaktır.

    

25 Nisan 2014 Cuma

Bu hayata herkes bir bavulla gelir

Hepimiz bir neden için bu dünyaya geldik. Kimimiz bunun farkındayken kimimiz sadece nefes alıp günlük ihtiyaçlarını karşılayarak bir ömrü yok ediyoruz. Yaşadığımız her şey de dünyaya gelme nedenimizin bir parçası aslında. Bu yaşadıklarımızın içinde iyi anılar da kötü anılar da mevcut. İyi anıları hatırlayınca problem yok ama kötü anılar yakamızı bir türlü bırakmıyor. Sürekli akla gelmekle kalmıyor her hareketimizde bizi an be an izliyorlar sanki. Aşkla alakalı kötü anılarımız mevcutsa; tam yeni bir aşka yelken açacakken kulağına bir ses fısıldıyor ''Sakın ha,uzak dur! Hatırlamıyor musun ne çok acı çektin?!''. O sesi duyduktan sonra kendine gelip düşünüyor insan ''Ben bu konuda çok şanssızım'', ''Bir daha üzülemem,yapamam''. Buraya kadarını hepimiz mutlaka yaşamışızdır. Hatta bunun gibi farklı konulardaki kötü anılarımızı da hatırlayarak günlük hayatta bir çok kez bu gibi kısıtlamaları kendimize uygun görüyoruz. Fakat insanoğlunun atladığı bir nokta var. Bu olay senin karşına eksik olduğun o yönünü tamamla veya sivri olduğun özelliğini törpüle diye çıktı. Eğer  bunu fark edip bu yönlerini düzeltebilirsen ne ala; o zaman o sınavı verir geçersin ve sonsuza dek o deneyimin yinelenmesinden kurtulursun. Eğer ki farkına varmayarak sadece isyan edip, gereksiz kodlamalar yapıyorsan kendine; o zaman kaldın demektir. Evren sen o sınavını verene kadar yakandadır. Dikkat edin, siz isyan ettikçe aynı acı olay kaç kere daha başınıza geldi, her defasında yine mi ben demiyor musunuz? Artık farkına varın ve ders çıkarın yaşadıklarınızdan. Yaşatanı da affedin gitsin. Hatta teşekkür edin ona bu güzel deneyim için. O size büyük bir iyilik yaptı. Artık o düzeltilmesi gereken yönünüzden arındınız, yoksa ileride başınıza daha büyük işler açacaktı. Sonunda olmanız gereken boyuta geldiniz.
Hayatınızda geri dönüşü olmayan hataları ve deneyimleri, dersinizi alıp bu konuda emeği geçenleri affettikten sonra unutarak beyninizdeki ''kötü enerji''lerden kurtulmalısınız. Ancak bu durumda hayata geliş nedeninizi bulur ve bu alana hizmet ederek mutlu bir şekilde yaşayabilirsiniz.
Ünlü astrolog Hakan Kırkoğlu'nun bir sözü var, hayata geliş amacımızı anlatan ve buradan nasıl gideceğimizi tanımlayan; ''Bu hayata herkes bir bavulla gelir; içinde eksiklerimiz ve fazlalarımız vardır, yaşadıkça fazlalıkları atar eksikleri tamamlarız''.
Şimdi oturun ve düşünün. Sizi hala mutsuz eden anılarınıza dönün bir bakın hata nerede, kim haklı, kim haksız. Hatayı bulun deneyiminizi kendi gelişiminiz için tecrübeye dönüştürün. Haksız olanı affedin. En önemlisi kendinizi affedin.

23 Nisan 2014 Çarşamba

Herkes kendi kaderini yazar

Nice başarısız insanlar tanırız ki bu başarısızlığın en büyük sebebi hedefin net bir şekilde belirlenmemesidir. Kişi bir istek ve bir amaç doğrultusunda hareket etmek istiyorsa öncelikle bu şey her neyse onu net bir şekilde oturtmalı ve bunun ışığında yapması gereken şeyleri aşama aşama acele etmeden uygulamalıdır. Hedef net bir şekilde belirlendikten sonra ki bu hedef kesinlikle olumsuz cümle yapısı içermemelidir, bu doğrultuda yapılacak şeylerin bir listesi  ister zihinde ister kağıt üzerinde yapılmalıdır. Olumsuz cümle içermemelidir noktasında anlatmak istediğim, örneğin sizin hedefiniz veya isteğiniz ''mutsuz olmak istemiyorum'' olmamalı ''mutlu olmak istiyorum'' olmalıdır. Pozitif cümle kurmak çok önemlidir. Bir çok kişi hedef cümlesini nasıl belirleyeceğini bilemediğinden özellikle de doğamız gereği olmasını istediklerimizden çok olmamasını istediklerimizi düşündüğümüzden istek cümlemizi doğru oluşturamayız. Bu da hedefimizi net olarak belirlemez ve biz ilk aşamadan kaybederiz. İlk aşama doğru belirlendikten ve hedefe gidiş yollarımızı seçtikten sonra her bir adımımızın ardından durup düşünmeliyiz; bu  bana ne kattı, neler öğretti, sonraki adım için gereken her deneyimi kazandırdı mı ve bu deneyimler sonucu kendimi nasıl hissettim. Bu sorular karşısında herhangi bir olumsuz cevap veya duygu ile karşılaşırsanız sorunun nereden kaynaklandığını bulup ya yolunuzu yada hedefinizi değiştirmelisiniz çünkü niyetiniz ve isteğiniz birbirine uymazsa başarısız olmak kaçınılmaz bir sondur. Cevaplar olumlu olduğu sürece yolunuza emin adımlarla ilerlemeye devam edebilirsiniz. O zaman da  başarılı olmak sizin için kaçınılmaz bir son olur. Buradaki en önemli noktalardan bir diğeri ise dürüst olmaktır. Bu dürüstlük karşınızdakinden çok kendinize karşı olan dürüstlüğünüzdür. Niyetiniz ve ruhunuz isteğinize uymazken uyuyormuş gibi yapıp kendinizi kandırarak o yolda devam etmek sadece emek ve zaman kaybıdır.
Hedeflerimize ulaşma yolunda kendi menfaatlerimizden çok başkalarının menfaatlerini de düşünmemiz gerekir çünkü bizim istediğimiz her neyse o başka bir kişinin yaşamını alt üst ediyor veya o kişiyi zor durumda bırakıyorsa evren bunu kabul etmez ve size istediğinizi vermez. Verse dahi o başarı size mutluluk getirmez. Hedefinizi zihninizde canlandırın hem de her aşamasıyla. Bu sırada çevrenizdeki insanları gözlemleyin. Herkesin yüzü gülüyor mu, gülüyorsa isteğiniz herkesin yararınadır. Ardından çabalarınızın sonucunu canlandırın böylece geleceğinizin bir provasını yapmış olursunuz.
Başarılı olmak yalnızca sizin elinizde!

22 Nisan 2014 Salı

Harita vatan değildir

Hepimizin kendine ait özel bir zihin haritası vardır. Herkesin kendine ait diyorum çünkü herkesin deneyimi ve bu deneyimden çıkardığı ders farklıdır. Deneyimlerin aynı olduğunu var sayarsak bile hepimizin aynı deneyimden veya olaydan çıkardığı sonuç farklıdır çünkü bakış açıları farklıdır. Bu sebeple yorumlar da farklı olacaktır. Tabii insanların bakış açıları da geçmişte yaşadıkları olayların neden ve sonuçları ile birebir bağlantılıdır. Biz bu bakış açılarıyla deneyimlerimizi yorumlar, bazı çıkarımlarda bulunur böylelikle zihin haritamızı oluştururuz. Harita dediğimiz olguya aslında kısaca ''bizim özel, sınırlı algımız'' da diyebiliriz. Buradaki vatan ise ''gerçeklik''tir.
Haritalarımızın farklılığını daha net anlamak için bir uygulama yapmak istersek, taşınabilir bir nesne alıp karşımıza koyalım ve sadece o nesneye odaklanalım. Bize neler çağrıştırdığını düşünelim. Belki de rengi, kokusu veya görünüşü bizi çocukluğumuza veya çocukluğumuzdaki bir olaya götürecek. Belki de bizi hayal dünyamızda farklı düşüncelere, olaylara, anılara götürecek. Aynı nesneye farklı biri baktığında onu kendi hayal dünyasına, düşüncelerine götürecek. Belki de orta yaşta yaşadığı bir anıyı hatırlatacaktır. Aynı nesne size mutluluk verirken bir diğer kişiye hüzün verebilir. Bu durum herkesin kendi, özel yaşadığı deneyimine bağlıdır. İki kişinin de aynı nesne üzerine düşünceleri ve tepkileri, o objenin çağrıştırdığı şey farklı olacaktır. Fakat bu iki durumda da (sizin ve bir diğer kişinin düşündüğü), o nesnenin kişilere çağrıştırdığı şeyler, o nesneyi evrende doğru olarak tanımlamaz. İki düşünce de asıl olan gerçek değildir. O sizin yarattığınız kendi düşüncelerinizdir ve düşünceler sizi yönlendirir.
Siz haritanızı vatan bilirken aslında gerçek vatan sizin haritanız değildir ve kimsenin haritası değildir.Herkes kendi gerçeğini oluşturur ve ona göre hayatını şekillendirir. Haritanız sizi bazı duygulara sürükler ve o duygular da reaksiyona dönüşerek çevreye davranışınız olarak yansır
Peki siz bu zamana kadar neleri vatan bildiniz, düşünün ve kendi haritanızı tanımlayın.