7 Eylül 2016 Çarşamba

BİLİNÇDIŞI SAVUNMALAR

Hepimizin gündelik hayatında canını sıkan veya kabul etmek istemediği, rahatsız olduğu şeyler vardır. Bunlar bazen bilinçli olup fark ettiğimiz şeyler olmakla beraber çoğu zaman da bilinçsizdir. Bir şey, biz farkında olmadan bilinçaltımızı rahatsız etmiştir. Bu sebeple de bilinçaltımız bu olumsuz duygularla başa çıkmak için bir takım yollara başvurmak durumunda kalır. Bunu kendini korumak için yapar. Yapmadığı takdirde savunmasız kalır ve farklı psikolojik sorunlar çıkmasına sebep olur. Burada Freud'un enerji yasasını hatırlamak gerekir; "enerji yok olmaz". Yani elbet bir yerden çıkar; ya duygudan, ya bedenden ya da biliçten. İşte bu sebeple id (ilkel dürtüler) ile süperego (toplumsal norma ütopik uyum sağlama çabası) arasında kalmış ego'muz bilinçaltında kalan kısmı ile savunmasız kalmayalım diye kendince oluşturduğu savunma mekanizmalarını hizmetimize sunmuş. 
Savunma mekanizmaları her şey olabilir. Freud belli başlı bazılarını bizimle paylaşmış. 
Bunlar: bastırma (ki en çok bu kullanılır(tüm savunma mekanizmaları önce bastırma ile çalışır, bastırır sonrada mantığa uydururuz gibi)), mantığa bürüme, yansıtma, yadsıma, yer değiştirme, karşıt tepki geliştirme,gerileme, yüceltme, düş kurma, özdeşleşme, yapma bozma vb.
Bu bahsedilen savunma mekanizmalarına örnek vermek gerekirse (daha açıklayıcı olacağı inancındayım); 
-mantığa bürüme: benliğin kabul etmediği davranışlara makul açıklamalar bulma (çıkma teklif ettiği kız tarafından reddedilen çocuğun ''zaten hoşlanmıyordum, yalnızlık daha iyi'' şeklinde düşünerek bu olumsuz durumu akla uygun hale getirmesi)
-yansıtma:benliğin kabul etmediği duygu, düşünce ve davranışı karşısındakine yükleme, mal etme (cinsel duyguları çok yüksek olan bir erkeğin, onunla konuşan her kız hakkında ''bu da ne yollu beni ayartmaya çalışıyor'' diye düşünmesi ile kendi duygularını sanki o kızların duygularıymış gibi kızlara yansıtması).
-yer değiştirme: kabul görmeyen dürtülerin, kabul görülebilir kişi veya nesneye yönlendirilmesi (iş yerinde patronuna aşırı sinirlenen birinin eve gelip eşini dövmesi gibi)
-yadsıma: benliğin kabul etmediği, kaygı yaratan bir şeyi yok saymak (annesi kanser olan bir kişinin, annesini sağlıklı kabul etmesi ve öyle hareket etmesi).
-karşıt tepki geliştirme: benliğin kabul etmediği bir dürtünün, düşüncede ve davranışta tam tersini aşırı derecede ifade etme (aşırı homofobik kişiler bunun en iyi örneğidir).
-yapma bozma: suçluluk duygusu hissettiren ve bunun ortaya yarattığı hoş olmayan duygu ve düşüncelerden dolayı kişinin bunu telafi yoluna gittiği ritüeller veya davranışlar (karısını aldatan bir erkeğin, karısına aşırı ilgi göstermesi alakasız zamanlarda ona çiçek götürmesi, hediye alması vb böylece kişi o suçluluk duygusundan arınmaya çalışır).
-gerileme: kaygı yaratan bir durum karşısında kişinin en güvende olduğu ana geri dönmesi. Bu genelde kişinin çocukluğu olur. (yetişkinlerin aşırı kaygı uyandıran durumlarda çocuksu öfke göstermesi veya çocuk gibi konuşması).   
İnsan o kadar karmaşık bir canlı ki bunun dışında oluşan bir çok savunma mekanizması daha sayılabilir. Döngü şeklini almış durumlarda bunlar çok net karşımıza çıkar. Önemli olan bunları saptayabilmek, farkındalığı sağlamak. işte bu noktalarda kendimize sormamız gereken sorular var. 
Bunlardan hangilerine sahipsiniz ve hangi konularda bunlara başvuruyorsunuz? Bunları belirlemek çok önemli. Demek ki siz o konularda bazı yaralayıcı tecrübeler edinmişsiniz. Bu tecrübeler en çok da çocukluk yıllarında edinilmiştir. Kendinizde sorgulamalar yapıp bilinç öncesi veya bilinç düzeyindekileri açığa çıkarmanız ve telafi etmeniz mümkün. Bilinçaltı için ise destek almak şart. Bu savunma mekanizmalarını az ve öz kullanıyorsanız (bunları kullanmak psikolojinizi, günlük rutininizi,ilişkilerinizi, işlevselliğinizi bozmuyorsa) bu çok doğal ve olması gerekendir fakat sürekli ve aşırı derecede bir kullanım rahatsız edici ve ilerleyen zamanda zarar verici olabilir.

27 Nisan 2015 Pazartesi

Erkeklerin "Aşk"a bakışı

Yapımız gereği biz insanoğlu bağlılıkla yaşabilen canlılar değiliz. Bağlanma, tek eşlilik genlerimizde yok. İlkel zamanda hatta şuan bile bu şekilde yaşayan kabilelerde bağlılık sözleşmesi denen şey yok. Evlilik denen bağlılık sözü bizim uydurduğumuz bir olgu. Evliliği başta çocuk yapmak ve kaybetme korkumuzdan oluşturduk. Kaybetme korkumuzun sebebi aslında içimizde bağlılık olmadığını bilmek.
Erkeklerde bağımsızlık isteği kadınlardan daha fazla. Bunun en büyük sebebi onlarda kadınlara doğuştan verilen annelik güdüsü olmadığı için. Tabii bunun yanında yaradılış ve toplumsal bazı durumlar da kadınları ve erkekleri bağımsızlık konusunda ayırıyor. Mesela evlenmemiş erkek çapkın olurken, kadın evde kalmış oluyor (toplumsal). Kadınlar anne olmaya doğuştan hazırken, erkekler canı ne zaman isterse o zaman baba olabiliyorlar (yaradılış). Erkekler  yetmiş yaşında bile baba olabilirken kadınlar belli bir yaştan sonra çok zor anne olabiliyorlar yada olamıyorlar (yaradılış). Kadınlar sahiplenilmek istiyorlar çünkü değil bu ülkede, bu dünyada tek başına bir kadın olmak çok zor (yaradılış-toplumsal). Saydıklarım ve bunun gibi bir çok sebepten kadınlar bağımsızlık isteğini içlerinde yok ediyorlar, unutuyorlar.
Eski dönemlerde erkekler de zamanın geleneklerinden ve cinsel dürtülerinden (o zamanlar cinsel dürtüler serbestçe giderilemiyordu) erken yaşta evlenmek durumunda kalıyorlardı. Tabii bunların çoğu mutsuz evlilikler oluyordu özellikle kadınlar için çünkü çokça aldatılıyor yalnız kalıyorlar fakat boşanamıyorlardı.  Gelenekler yok olmaya, bir de cinsel ihtiyaçlar serbestçe karşılanmaya başlayınca erkekler özgürleşti. Böylece bağlanma bir korku haline geldi. Bağlanma-fobik erkekler bir bir ortaya çıkmaya başladı.
Bağlanma-fobik kadınlar da mutlaka ki vardır fakat erkekleri düşününce onlardan bahsedilemeyecek kadar az sayıdalar.
Gelen danışanlarımdan üçte ikisi aynı problemle çalıyorlar kapımı. Hepsi bağlanma-fobik erkeklere aşık olmuş ve başta kendilerine sonra çevrelerine güvenlerini yitirmiş, yıpranmış, güzel, zeki, başarılı kadınlar.
Bu adamları nasıl baştan teşhis edeceğiz diye soruyorsunuz. Bildiklerimden ve duyduğum hikayelerden size bağlanma-fobik erkeklerin ortak özelliklerini hemen anlatacağım.
Onları keşfetmek hiç de zor değil. Bu adamlar genelde zor ulaşabilecekleri kadınları seçerler. Ne kadar sürünürlerse o kadar çok çaba harcarlar adeta yapışır vaziyete gelirler. Sizi bıktırana kadar peşinizdedirler. Her dakika ararlar, ilgi alaka had safhadadır. İş yerinize çiçekler gelir, sıkça hoş sürprizlere maruz kalırsınız. En sonunda bu kadar ilgiye dayanamayıp buluşma davetini kabul edersiniz.
İlk buluşmalar bağlanma-fobikleri teşhis etmek için çok uygundur. Yalnızlıklarından yakınıp kendilerini acındırırlar, problemlerinden bahsederler, eski ilişkilerinde aradıklarını bulamadıklarından yakınırlar (hep karşı tarafı suçlarlar) , sıkça evlenmek istediklerinden bahsederler, sizinle çok iyi zaman geçirdiklerinden bahsederler kısacası konuşurlar da konuşurlar. Siz büyülenirsiniz çünkü her kadın ilgiyi ve beğeniyi sever. Eğer meşhur erkeğimiz hemen kaçmaz da ilişki devam ederse dikkatinizi çekecek derecede sizi hiç bir çevreye sokmaz. Verdiği sözleri genel olarak tutmaz. Tutarsız davranışları oldukça fazladır.
Bu erkeklerin bir kısmı ertesi gün aramaz, bir kısmı sizi elde ettiğini anladığı anda kendini kafeste hissetmeye ve ilgisizleşmeye başlar ki bu sizi kahreder, bir kısmı da iş ciddiye binmeye başladığı anda ortadan kaybolur.
Bana sıkça gelen iki soru;
 "Bana tapıyordu, her şey mükemmeldi bir anda neden gitti?"
"Sizce ben nerede hata yaptım?"
Soruların cevabı çok basit
Bir anda gitti çünkü sizi kendine bağladıktan sonra kendini köşeye sıkışmış hissetti. Bir kuşu kafese koymuşlar gibi düşünün özgür olma isteğinin aşırı ağır basmasından sizi kaybetmeyi göze aldı.
Sizin hiç bir hatanız yok! Hata aranıyorsa onlara ait. Zaten siz hatasız ve mükemmel olduğunuz için size bağlanmaktan korktu. Sorunsuz eş sorunsuz ilişkiyi getirir, sorunsuz ilişki ise ebediyeti. Bu şahıs ebediyet düşüncesinden kaçıyor sizden değil.
Şu bilinmelidir ki bağlanma korkusu asla geçmeyecek bir şeydir. "Ben onun diğer ilişkilerinden farklıyım, bu problemi yenerim" demeyin. Diğer kadınlar da emin olun sizin kadar istekli ve becerikliydi. Problem sizde değil onlarda. Zaman hepimiz için kıymetli onlar için harcamayalım.
      
   

29 Aralık 2014 Pazartesi

2015' e altın dokunuş

2014 yılı iyisiyle bize kattığı tecrübeleriyle geçti diyebiliriz. Yeni yıla geri sayım başladı. Bu yılla ilgili beklentilerimiz umutlarımız hayallerimiz var. Hayallerden hedeflere geçişi nasıl sağlayacağız peki? İşte şimdi size yeni yıla girerken hayallerimizi hedefe ve hedeflerimizi de gerçeğe dönüştürmek için bir kaç çalışmadan bahsedeceğim.

Bu yıla ait planlarımız eminim hepimizin zihninde canlanıyor. Bu canlandırmaları resme döküp her sabah uyanınca ve  her gece yatarken görmeye ne dersiniz. Böylece hem bilinç altımıza kodladığımız için öyle gibi davranırız hem de evrene bu enerjiyi yaymış oluruz. Yapmamız gereken istediğimiz renk bir kartona (dikkat çeken bir renk turuncu, sarı, kırmızı) hayalimizdeki imgelerin resimlerini yapıştırmak. Mesela kariyerinizde bir basamak daha ilerlemek istiyorsanız bir ofis resmi evlenmek istiyorsanız bir düğünün resmi gibi. Size hangi resim hayalinizi, isteğinizi çağrıştıyorsa  onu yapıştırabilirsiniz (resimleri dergi ve gazete gibi benzeri şeylerden bulup kesebilirsiniz).  Kartonun  size göre sağ tarafa gelen kısmına aşk, sevgi ve maneviyatla ilgili olan hedeflerinizi, sol kısmına ise iş para maddiyatla ilgili hedeflerinizi yapıştırmanızı ve orta kısma eğer resminiz varsa resminizi yapıştırmanızı yoksa isminizi yazmanızı öneririm. Kartonu hazırladıktan sonra sürekli görebileceğiniz bir köşeye, eğer uygunsa odanıza girince sağ tarafta köşeye koymanızı tavsiye ederim. Her gece yatmadan çalışmanıza 5 10 dk göz gezdirip uyumalısınız. Uyku öncesi alfa dediğimiz evre bilinçaltı kodlamaların gerçekleştiği evredir, bu sebeple önemlidir. Bu 2015 hedefleri için bir çalışmaydı fakat uzun vadeli planlarınız için de aynı çalışmayı başka bir kartona hazırlayabilirsiniz.

Bir diğer çalışmamız yılbaşı gecesi veya yılbaşından bir gece önce hangisi size daha uygunsa 1 sene sonrasına bir mektup yazmak(30/12/14 tarihinde yazıyorsanız 30/12/15 tarihli bir mektup yazacaksınız). Bu mektubu 1 sene boyunca görüşmeyeceğinizi farz ederek ailenizden birine veya en yakın arkadaşınıza yazabilirsiniz. Mektubunuzu 2015te neleri yaşamak istiyorsanız, gerekirse tarih vererek yaşanmış gibi yazmanız gerekiyor. Örneğin;
Sevgili berna,
Bir senedir görüşemedik ve hayatımda çok şey değişti. Seninle bunları paylaşmak istiyorum. Ahmet'le ilişkimiz ciddiye gidiyor. Mart ayında evlenme teklifi etti. 2016 ocakta evleniyoruz. Bir ay kaldı. Terfi bekliyordum ya tam olarak istediğim mevkiye getirildim...
gibi giden bir mektup.

UYARI: Asla gelecek zaman kullanmayın. Terfi ettiniz evlenme teklifi aldınız. İyileştiniz. Barıştınız vb . Ya şimdiki zaman ya geçmiş zamanı kullanın.
Ardından bu mektubu isterseniz saklayın isterseniz yakın size kalmış. Yakarsanız harekete geçirirsiniz. Yakma eylemi harekete geçirir süreci hızlandırır. Küllerini yağmur gören bir toprağa gömebilirsiniz. Saklarsanız enerjisi hep kalır ve tam o tarihte yani 30/12/15 te yazdıklarınıza bakarsınız ve gerçekleşen hedeflerinize hakim olursunuz.

Hedeflerle ilgili çok güzel bir çalışmamız daha var, onu da ocak ayında sizlerle paylaşacağım. Yeni yıla girerken bu çalışmalar gayet güzeldir. Her sene yaptığım ve danışanlarıma yaptırdığım çalışmalardır. Olumlu sonuçları yaşadıkça mutlu oluyorum. Dilerim siz de olunca benimle paylaşır, beni mutlu edersiniz. Hepinize sevgi, bereket, huzur dolu bir sene diliyorum.

SEVGİLER...

19 Kasım 2014 Çarşamba

Biz aşkı hep yanlış anladık

Aşkın bir tarifi olmadığı doğru. Soyut bir kavram olduğu için aşk nedir diye sorulsa, herkesin kendine göre söyleyecekleri vardır. Çağrışımlara göre kimi acı der, kimi mutluluk, kimi bir keredir der, kimi defalarca yaşanır der; denecek şey çoktur. Aşk tam olarak nedir bilemeyiz ama neyin aşk olmadığını bilebiliriz.
Aşkı hep yanlış anladık biz. Aşık olduğumuzu sandığımız insanlara sahip olmaya çalıştık. Yetmedi hayatlarına sahip olmaya çalıştık; satın alabileceğimizi düşündük, belki de satın aldığımızı zannettik. Aşk böyle bir şey değildir. Her birey özgürdür. Eş olmak, sevgili olmak kişiye sahip olmak değildir. "Şuraya gitme!", "Bununla görüşme!", "Onu giyme!" Bunlar hep duyulan cümleler. Kimse kimsenin özgürlüğü konusunda söz sahibi değildir. Şunu diyenler çıkacaktır elbet "Tamam da ben çok kıskancım." veya "Ben çok fazla güvenemiyorum." İşte süper bir farkındalığın var, demek ki sen aşık değilsin çünkü kişi; güvendiği, şüphe duymadığı, kıskanmadığı, tam olarak emin olduğu kişiye aşıktır. Aşk ve güvensizlik bir arada olmaz aynı gece ve gündüz gibi.
Bana bu konuyla ilgili hep şu sorulur; kişi anlatır ve sonunda, peki sizce bana aşık mı gerçekten yoksa beni cinsel olarak yada maddi olarak kullanıyor mu? (cinsellik sorusu genelde kadınlardan, maddi anlamda kullanma sorusu genelde erkeklerden geliyor)  Ben de derim ki, cevap sende bunu sorduğuna göre sen gerçekten aşık mısın?  Çünkü aşk emin olmaktır. Biz aşk değil ilişki yaşıyoruz. İlişkinin içinde ise aşk yok.
usta Osho derki aşk üç boyutludur. İlki sadece cinsel bir dürtüden, fiziksel bir olgudan ibarettir. İkincisi cinsel arzudan, cinsellikten,ten hazzından öte bir duygu. Üçüncüsü tanrısaldır; sevecek bir obje olmadığında, aşk senin varlığına özgü bir şey olduğu durumdur. İlki tamamen kullanma, ikincisinde kullanma yok eşitsin, üçüncüsü ise gerçek aşk ve sen, sen değilsin.
Günümüzde aşk yaşayan var mı diye sorulursa dünyada belki bir belki iki kişi derim. Günümüzdekiler bağımlılık, karşılıklı çıkar veya ilişki; aşk yok.
Aşk nasıl mümkündür?  Kimseye ihtiyacın olmadığında, kendi kendine yettiğinde, yalnızken gayet mutlu ve mesut olduğunda, işte o zaman aşk mümkündür .
Peki aşk mümkün müdür hala?

3 Ekim 2014 Cuma

Gerçek güveni bulmak

       İnsan hayatı güven üzerine kuruludur. Güvenle alakalı en ufak bir sarsıntıda şok geçirir, yıkılırız. Bilinçaltımız kodlama yapar ve hangi konuda hayal kırıklığı yaşadıysak o konuya karşı soğur, ilgisiz kalırız. Es kaza bu konu bir daha karşımıza çıkarsa bize travmamızı hatırlatmış olur. Bu durumda ya saldırganlaşırız ya geri çekiliriz ya da hiç bir şey olmamış gibi içimize atarak yaşarız (ileride dışarıya çıkarma potansiyeli ile).
       Aslında güven sorunumuzun bir çok sebebi vardır. Anne rahmine düştükten dört ay sonra her şeyi hisseder bilinçaltımıza kaydederiz. Güvensizliğimiz en genel haliyle; sevilmediğimizi, desteklenmediğimizi, ilgilenilmediğimizi hissettiğimiz tecrübelerden gelir. Çocukluğumuz olumlu olumsuz bir çok olaydan oluşur. Biz ise genelde olumluları hatırlarken olumsuzları (şok ve travmaları) unuttuğumuzu zannederiz fakat unutmuyoruz; en derinimize biliçaltımıza gömüyoruz. Onlar orada dururken farkında olmadan yaşıyoruz. Bu çok doğal bir durum fakat güvensizliğimizin derinine inmemizi engelliyor.
       Güven konusunda atladığımız bir şey var ki bence bu hayatımızın kilit noktası; güven nedir? Arkadaşımıza, annemize, kardeşimize, eşimize, akrabamıza duyduğumuz güven (X kişiye çok güveniyorum; bana karşı her zaman sırdaştır, ne yapması gerektiğini bilir vs), o kişinin beklemediğimiz bir hareketi ile yerle bir olur. İçimize kapanırız, güvensizliği kimden aldıysak o familyaya kin besler ve korumacı bir tavır sergileriz. İşte bu güven fantezi güvendir; gerçek değildir. Bir sırrımızı herhangi bir kimse ile paylaşırken o sırrın iki kişi arasında kalacağının garantisi asla yoktur. Herhangi bir kişiden beklentimiz doğrultusunda davranmasının da garantisi yoktur. Hiçbir şeyin garantisi yoktur, alacağımız nefesin bile.
      Gerçek güven dediğimiz şey hayatın akışına olan güven olmalıdır. Yani yaşadığımız olumlu veya olumsuz, keyifli veya acı verici olayların hepsinin bizim büyümemize olgunlaşmamıza destek olduğuna inanmaktır. Asıl acıların bizi gerçeğe, olgunluğa, büyümeye açtığını bilmektir gerçek güven. İçimizde bu tür bir güven olduğunda en acı tecrübelerden dahi geçsek toparlanmamız iyileşmemiz çok kısa sürer ve akışa inanırız. Hayatta hakkıyla var olabilmek için varoluşumuza tutunmalı gerçek güvenle olgunlaşmalıyız. Tecrübelere sevinmeli, bize deneyim fırsatı verildiği için şükretmeliyiz.

Gerçek güvenle kalın
sevgiler...

14 Ağustos 2014 Perşembe

Kader nedir, ne değildir?

Kader denen bir şey var fakat biz bunu kendimize göre yorumluyoruz ve her şeyi ona bağlıyoruz. Bazı şeyler kader ama unuttuğumuz geri kalan her şey sadece bizim elimizde. Aldatılmak, aldatmak, adam öldürmek, seçtiğimiz arkadaşlar, olmayacak şeylerin peşinden gitmek vb. Bunlar kader değil bunlar bizim seçimlerimiz. Önümüzde bir çok yol varken biz birini öldürürsek; katil oluruz. Bu bizim kaderimiz değil seçimimizdir. Onu öldürmek yerine Allah'a da havale edebilirdik ya da hukuksal yollarla hakkımızı da arayabilirdik. Bu sebeple sıkça kullanılan "kader mahkumu" tabiri gibi tabirler oldukça yanlıştır.
Kaderimiz olup değiştiremeyeceğimiz beş tane olgu vardır.
1.Doğum (ne zaman, nerede, nasıl doğacağımız vb)
2.Aile seçimi (Annemiz, babamız, kardeşlerimiz vb)
3. Evlenme (ne zaman, nasıl, kimle, kaç kere evleneceğimiz vb)
4. Çocuklarımız ( cinsiyeti, huyu, olup olmayacağı vb)
5. Ölüm (nerede, ne zaman, nasıl öleceğimiz vb)
Bunları değiştiremiyoruz çünkü vermemiz gereken bazı sınavlar ve edinmemiz gereken bazı öğretiler var. Fakat bu beş olgu dışında diğer her şey bizim elimizde; olaylar karşısındaki tepkimiz, mesleğimiz, para durumumuz, arkadaşlarımız, yediğimiz, içtiğimiz, aile içindeki huzurumuz mutluluğumuz ve bunun gibi yaşamımızdaki diğer olgular.
Nice insanlar ne yaşadığını bilmeden değiştirebileceklerini değiştirmeyerek, kadere bağlayarak yitip gittiler. Hala bu bilinçle yaşayıp ömürlerini tüketen insanlar mevcut. Nedeni şu ki değişim cesaret ister. Cesaret ise çok yüce bir özelliktir. Bu özelliğe sahip kimseler kader kavramına sığınmadan hayatlarında  değişmesi gerekenlere el atıp  mutlu oldular. Cesareti olmayanlar ise kadere sığınıp yok oluyorlar. Bize verilen bu ömür bir kerelik. Bir daha bu bedende olmayacağız. Memnun olmadığımız ne varsa yerine istediklerimizi koymak için hiç bir zaman geç değil.
Şimdi düşünme zamanı siz hayatınızda neleri kader diyerek kabulleniyorsunuz? Seçim sizin, yollar açık. Hadi biraz cesaret!!!
sevgiler...

8 Ağustos 2014 Cuma

Gerçekten ruh eşinizle mi birliktesiniz?

Bu aralar dikkatimi çeken; yalnız kalmamak adına bırakması gerektiği halde eşini veya sevgilisini bırakamayan insanlar ve bu sebepten dolayı saçma sapan yaşanan ilişkiler. İllaki bir ilişkim olsun diye aldatıldığı halde devam edenler, sürekli kavga ettiği anlaşamadığı halde alttan alıp devam edenler, biten ilişkiyi başkasına alışamam artık deyip de devam ettirmeye çalışanlar vb (ailevi ve maddi sebeplerle boşanamayanlara lafım yok). Biz bunları yapmaya çalışırken kendimize değer vermediğimizin farkında değiliz beni üzen bu. Ayırt edemediğimiz biz ilişkiyi üzülmek, kavga etmek, ağlamak, paranoya yapmak için yaşamıyoruz; mutlu olmak için yaşıyoruz. Şuanda ilişkiniz varsa ve bu yazıyı okuyorsanız sorgulayın siz bu ilişkide mutlu musunuz, bu ilişki sizi tatmin ediyor mu, yalnız kalma korkusuyla mı devam ediyorsunuz yoksa alışkanlık haline geldi de kopamıyor musunuz?
Gerçekten sevdiği ve mutlu olduğu için ilişki yürüten insanlar çok az. Yalnız kalma korkusu da alışkanlık haline getirmek de tüm bitmesi gerekip de bitemeyen ilişkilerin ana sebepleri. Hepimiz bu hayatta deneyim kazanmak ve yeni bir oluşumda bu deneyimlerimizden faydalanarak daha iyisini yaşamak için buradayız. Bu aşamada bir çok insan hayatımıza girip bize öğretmenlik yapıp süresi dolunca gidiyor. Biz ise tembel öğrenciler gibiyiz; dersi bir türlü alamadığımız için hep öğretmenlerimizi arıyor aynı dersi bir daha vermesini istiyoruz. Bilmemiz gereken şu ki gidecek olan gider, zaman dolmuştur, o ders o süreliktir. Dersini al tecrübeni edin bir dahakine bilgili ol. Bu yolun sonunda sizin için en iyi olan kişi var çünkü ( bizim için en iyi olan kişiye tecrübesiz gitmek istemeyiz değil mi!). En iyisine deneyim kazanmak için yoldaşlarını zamanı geldiğinde bırakmayı bil. Herkesin bir ruh eşi var. Aradakiler bizi ona daha iyi halde ulaştırmaya çalışan yardımcılarımız. Zaman ise çok kıymetli biz yardımcılarla gereksiz zaman geçirirken ruh eşimizi o kadar ertelemiş oluyoruz.
Ruh eşiniz olan kişiden şüphelenmezsiniz, yanında mutlu ve huzurlusunuzdur, ilişkide sorunlarınız çok azdır olsa da her iki taraf eşit alttan alır, koşulsuz sever ve sevilirsiniz. Şimdi düşünün siz ruh eşinizle mi berabersiniz yoksa korkularınız yüzünden kendi değerinizi hiçe sayarak zaman kaybı içinde misiniz? Gitmeniz gerektiğinde karşıdan tek beklentiniz yolcu etmesi olsun. Şayet giden varsa yapacağınız sadece yolcu etmek olsun.

sevgiler...